yenidersler
  KURAN KISSALARI
 


1.Kur’an-ı Kerim’i Niçin Okumalıyız?


Kur’an-ı Kerim, biz insanları yaratan Allah’ın sözüdür. Bizi çok seven Rabb’imizden gelen bir mektuptur.
Dinimiz İslam’ın temel kaynağıdır. Bize Allah’ı anlatır, Peygamberimizi tanıtır ve nasıl yaşayacağımızı öğretir. Kur’an,
yaşadığımız hayatı bütün yönleriyle kuşatır. İnanç, ibadet ve ahlak ilkelerinden bahseder.
Kur’an-I Kerim’in Gönderiliş Amacı, insanların doğruya, güzele ulaşmaları ve her iki dünyada da mutlu
olmalarını sağlamaktır. Bu da Kur’an’ın mesajını öğrenmekle mümkündür. O hâlde,
içerisinde yer alan esasları anlayıp hayatımızı onun ilkeleri doğrultusunda düzenlemek için Kur’an-ı Kerim’i okumamız gerekir.

2. Kur’an Sevgisi
* Duyguların en güzeli sevgidir. *Allah bizi yaratmış, bizi çok sevdiği için de yalnız bırakmamıştır.
Mutlu ve huzurlu olmamızı
istemiş, bizi düşündüğü için peygamberler ve kitaplar göndermiştir.
Kur’an’ın gönderilişi,bütünüyle
Allah’ın kullarına duyduğu sevginineseridir.
Peygamber Hz.*Muhammed (s.a.) ise Kur’an esaslarını hayatımıza nasıl aktaracağımızı, Allah’a olan sevgimizi
nasıl ifade edeceğimizi öğretmiştir.**Allah’ın kitabına karşı öncelikli görevimiz, onu gönülden sevmektir. Allah’ı
sevdiğimiz gibi
Kur’an’ı da sevmeliyiz. Ona, Allah’ın sözü olduğu için saygıgöstermeliyiz. Ona olan sevgi ve
saygımızı ifade etmenin yolu, yalnızca onu öpüp başımıza koymak  değildir. Mübarek gün ve gecelerde
Kur’an okumakla da bu sevgiyi tam olarak göstermiş olamayız. Kur’an’ın emrettiği doğruluk, güvenilirlik
gibi güzel ahlak ilkelerine uygun yaşamak da bu sevginin en büyük göstergesi olacaktır.

**Kıssa ne demektir?  ****Kaç çeşit kıssa vardır? ***Kıssaların amacı nedir? ***En uzun kıssa


1.1.Hz. Âdem


Kur’an-ı Kerim kıssaları, Allah’ın bize anlattığı örnek
olaylardır. Yüce Allah Kur’an’da Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin ve bazı
insanların yaşamlarından örnekler verir. Bunlardan ders çıkarmamızı ister. Bu
sebeple Allah’ın Kur’an’da anlattığı kıssaları anlamaya önem vermeliyiz.İlk
insan ve ilk peygamber Hz. Âdem


kıssasını öğrenelim:Yeri ve göğü var eden Allah, yeryüzünde
dağları denizleri, akarsuları, bitkileri ve hayvanları yaratmıştı.


Ve insan... Allah ilk insan Âdem’i topraktan yaratmış,onu diğer
varlıklara üstün kılmıştı. O, her şeyin sahibi olan Allah’ın yarattığı üstün
bir varlıktır.Allah meleklerine “Yeryüzünde bir halife yaratacağım...” demişti.
Melekler Allahtanöğrendikleri bilgiyle, bu yaratılışın hikmetini tam
anlayamadıkları için itiraz etmişlerdi.


— Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi
yaratacaksın? Oysa biz seni överek yüceltiyor, seni anıyoruz, dediler. İrade
sahibi, Allah katında üstün bir yeri olan insanın yaratılış sebebini anlamakta
güçlük çeken meleklere şöyle cevap verildi:


— Sizin bilmediğinizi ben bilirim... Artık vakit meleklerin
âcizliklerini itiraf etme vakti idi. Allah Âdem’e her şeyin ismini öğretti.
Sonra onları, yani bu isimlerini karşılığı olan varlıkları meleklere tanıttı.


— Eğer sözünüzde samimi iseniz, haydi bu varlıkların isimlerini
bana söyleyin, dedi. Melekler zayıfl ıklarını, bu konuda yetersiz olduklarını
anlamışlardı. Boyun büktüler, hatalarını anladılar, vazgeçtiler. — Hâşâ!
Münezzehsin sen! Biz, senin bize öğrettiğinden başka hiçbir şey bilmeyiz.Her
şeyi bilen, sonsuz ilim ve hikmet sahibi ancak  
sensin sen...” dediler.


Bunun üzerine Allah: - Ey Âdem! Şu varlıkların isimlerini,
meleklere söyle!.. dedi. Melekler daha önce yaratılmış ve yıllarca evrende
yaşamışlardı. Henüz yeni yaratılmış bir varlık olan insan bilgide onları
geçmişti. Âdem varlıkların isimlerini meleklere söyleyince Allah:


— Ben gökler ve yerde gaybı, sizin göremediklerinizi bilirim, hem
açığa vurduğunuz hem de gizlediğiniz her şeyi bilirim, diye söylememiş miydim,
buyurdu.Böylece bütün melekler insanın üstün bir varlık olarak yaratıldığını
öğrendi. Ardından bir emir daha duyuldu. Allah şöyle buyurdu:


“Meleklere, karşısında saygıyla eğilmek suretiyle Âdem’e secde
edin demiştik. İblis hariç, meleklerin hepsi secde ettiler. İblis emrimize
karşı geldi, büyüklük tasladı, inkâr edenlerden oldu.”İnsanın varlığına ikinci
itiraz gelmişti. Bu, Allah’ın emrine karşı gelmekti. İtiraz eden;
İblis’ti.İblis; melek değildi.(Kehf suresi, 50. ayet.) Ama meleklerin içinde
bulunmasına izin verilmişti. İblis,secde emrine uymadı. Bunun üzerine Allah;


— Sana emrettiğim hâlde seni secdeden alıkoyan şey nedir, dedi.
(Bakara suresi, 30-34. ayetler.)Şeytan:


Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. Ben ondan üstünüm,
cevabını verdi.5Âdem’in çamurdan yaratıldığı doğru idi. Ama şeytana ateşin
çamurdan üstün olduğunu kim söylemişti. Gururu onu kör etmişti. Doğruları
göremiyordu. Ateşten yaratılan şeytan kendi sonunu hazırlıyordu. İsyanı Allah’a
idi. Hemen vazgeçmeliydi, boyun bükmeliydi, Allah’tan af dilemeliydi.Ama
olmadı. Allah şöyle buyurdu:


— İn oradan! Orada büyüklenmeye hakkın yok. Bahşettiğim yüce
makamı bırakarak hemen çık dışarı, artık sen kovulmuş birisin.İsyan ve kibir
cezasını bulmuştu. Şeytan, nimet ve rahmetten sonsuza kadar mahrum edilmişti.


Şeytan şaşırmıştı, Âdem’den üstün olduğunu iddia ederken her
şeyini kaybetmişti. Meleklerin arasındaki konumunu, içerisinde yaşadığı
nimetleri, Allah’ın sevgisini, her şeyini kaybetmişti. Hayatını kaybetme
endişesi sardı kendisini ve yalvardı;


— İnsanları tekrar dirilteceğin güne kadar bana süre ver,
dedi.Allah mahşer gününe kadar değil ama herkesin öleceği kıyamet gününe kadar
şeytana süre tanıdı.6 Şeytan belli bir ölçüde arzusuna kavuşmuştu. Ne yapacak,
nasıl yaşayacaktı? Kendini Allah’a affettirmek için elinden geleni mi
yapacaktı? Yoksa Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmasının sebebi olarak gördüğü
Âdem’den intikam mı alacaktı? Şeytan, insanları kötülüklere yönlendirmeyi


istedi. Onlara iyilikleri kötü, kötülükleri güzel göstereceğini,
insanları günahlara düşüreceğini söyledi. 7 Şeytan kendisine yoldaş arayacaktı.
Kendi düştüğü uçuruma başkalarını da düşürecekti.Ama Allah ona şöyle seslendi:


— Benim gösterdiğim yolda yürüyen ihlaslı kullarım üzerinde hiçbir
zorlayıcı gücün, egemenliğin İblis’in içine düştüğü bu durum onun için kötü
olmuştu. Ancak daha da kötü olan, hatasından vazgeçmemesi, isyanına devam
etmesi ve insanları da Allah’a kul olmaktan uzaklaştırma düşüncesi idi. Ama
insan gözünü açmalı, onu iyi tanımalıydı.


Hz. Âdem yalnızdı. Allah onun bu yalnızlığını giderecekti. Kendisi
ile huzur bulacağı eşini, yani Hz. Havva’yı yarattı. Artık evrende iki insan
vardı. Allah onlara emrini bildirdi:


— Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennette yaşayın. Orada
olanlardan istediğiniz kadar bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa
günah işleyerek kendinize zulmetmiş olursunuz. Ey Âdem! İşte bu şeytan senin ve
eşinin apaçık düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın.


Yoksa büyük sıkıntıya düşer, mutsuz olursun. Çünkü burada açlık
çekmeyecek, çıplak kalmayacaksın.Ve yine burada susuz kalmayacak, güneşin
bunaltıcı sıcağından rahatsız olmayacaksın.9 Ancak şeytan, Âdem’i aldatmak için
uğraşmaya devam etti. Şeytan ona sinsice fısıldayarak şöyle dedi;


— Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir
hükümranlığın yolunu göstereyim mi?Rabb’inizin sizi bu ağaçtan men etmesi;
melek olmanız ya da burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Doğrusu ben size
öğüt veren birisiyim, diyerek yemin etti. Şeytan böylece onları yanıltmıştı.
Âdem ile Havva şeytanın kendilerine düşman olduğunu
unutmuşlardı. “Şu ağaca yaklaşmayın”,
emrini dikkate almamışlardı.
Yasak meyveden yemişlerdi.Şeytan onların kendi yolunu izlemelerini isterdi. Ama
onlar meleklerin yolunu tercih ettiler vehemen hatalarını anlayıp Allah’a
yalvardılar:


— Rabb’imiz! Kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize
merhamet etmezsen biz her şeyinikaybedenlerden olacağız.10 Allah tövbeleri
kabul eden ve esirgeyendi. Onları bağışladı. Ancak dünyada halife olması için yaratılan
insanın hayatının bu aşaması sona erdi. Hz. Âdem ile Havva işledikleri günahın
cezasını çekmeleri için değil, asıl yaratılış amaçlarını yerine getirmeleri
için cennetten çıkarılıp dünyaya gönderildi:


— Kiminiz kiminize düşman olarak yeryüzüne inin. Artık yeryüzüne
yerleşecek ve belli bir süreye kadar oradaki nimetlerden yararlanacaksınız.
Orada yaşayacak, orada ölecek ve orada yeniden dirileceksiniz.11


— Benden size bir yol gösterici gelince kimler benim gösterdiğim
yolda yürürse işte onlar hesapgününde ne korkuya kapılacak ne de üzülecekler.12
Âdem ile eşi bu emirden sonra yeryüzünde yaşamaya başladılar. Mutlu bir aile
hayatları devam ederken Allah’a kendilerine salih bir evlat vermesi için
yalvardılar:


— Eğer bize salih bir çocuk verirsen yemin ederiz ki şükreden
kimselerden olacağız.13 Allah, ikisine kız ve erkek çocuklar lütfetti.
Yeryüzünde insanlar çoğaldı. İlk insan Hz. Âdem, ilk peygamber de oldu. Âdem
(a.s.) gittikçe çoğalan neslini Allah’tan aldığı emirlerle eğitmeye, yönetmeye çalışıyordu.
Hayat devam ediyordu ama bir yerlerde şeytan, iki kardeş arasına kin ve
düşmanlık tohumlarını ekiyor, yeryüzünde ilk kanın dökülmesine zemin
hazırlıyordu. Kuran-ı Kerim Âdem’in oğulları Habil ve Kabil olayını şöyle
anlatır:


— Ey Muhammed! Onlara Âdem’in iki oğlunu anlat. İkisi birer kurban
sunmuşlar, birisinin kurbanı kabul edilmiş, diğerininki kabul
edilmemişti.Kurbanı kabul edilmeyen: — Yemin olsun ki seni öldüreceğim,
deyince;kardeşi:


— Allah ancak sakınanların sunduğu kurbanı kabul eder. Sen beni
öldürmek için elini kaldırsan bile ben seni öldürmek amacıyla elimi kaldırmayacağım.
Çünkü ben âlemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım.14


Habil, Kâbil’e sürekli Allah’ı hatırlatıyordu. Kâbil kendisine
verilen öğütleri dinlemedi ve Habil’i öldürdü.


“Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek üzere yeri
eşeleyen bir karga gönderdi.


Kâbil, hayvanın ölü bir kargayı toprağa gömdüğünü görünce:


—Bana yazıklar olsun! Ben şu karga kadar olup kardeşimin cesedini
gömemeyecek kadar âciz miyim, dedi.


Kâbil yeryüzünde cinayet işleyen ilk kişi oldu. Şeytan, Âdem’in
evlatlarıyla mücadelesine başlamış, gönüllere ektiği çekememezlik tohumlarının
ilk meyvesini almıştı. Âdem ve Havva oğullarından birinin ölümüne, diğerinin
kardeş katili olmasına üzülüyorlardı elbette.


İlk insan, ilk peygamber, ilk baba, ilk eş olan Hz. Âdem uzun
yıllar yaşadı. Yeyüzünde doğruların hakim olması için çalıştı. bu konuda en
büyük destekçisi eşi Hz. Havva oldu. Ancak her insan gibi o da ömrü bittiğinde
öldü. Allah’ın selamı ona ve onun yolunda olan tüm insanlara olsun!


1.2. Hz. Nuh


Hz. Âdem’e gönderilen din, Allah’a teslimiyet temelleri üzerinde
yükselmiş İslam’dı. Bu dinde sadece Allah’a kulluk edilirdi. Ancak yeryüzünde
insanlar çoğalmaya başlayıp kendilerine gönderilen dinden uzaklaşınca Allah’a
isyan edenler, haksızlık yapanlar, putlara tapanlar da görülür oldu. Doğru
yoldan çıkanlara peygamber göndermek Allah’ın yasası idi. Böyle bir dönemde
Yüce Allah, peygamber olarak Hz. Nuh’u gönderdi.


Nuh (a.s.)’un kavminden putlara tapanlar vardı. Putlarının
isimleri Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk, ve Nesr idi.15 Vedd erkek, Suva kadın, Yeğus
aslan, Yeuk at, Nesr kartal şeklindeydi.16


Nuh kavmi puta tapıyor, bundan vazgeçmiyor ve direniyordu. Şöyle
diyorlardı:“Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Hele Vedd’i, Suva’yı, Yeğus’u,
Yeûk’u, Nesr’i asla bırakmayın.”17 Allah’a karşı yapılabilecek en büyük
haksızlığı yapıyorlar, tunçtan, taştan, bronzdan, gümüşten heykellere tapıp
şeytanın oyuncağı oluyorlardı. Allah’a saygı duymayan bir toplumda her şey
olabilirdi. Sonucunda oldu da. Nuh’un kavmi yoldan çıktı, zalimleşti,
kötülüklere daldı, günahlara battı.


“Onlar çok zalim, çok azgın kişiler idi.”18 Onlar, günahkâr,
yoldan çıkmış bir milletti.”19 “Onlar gerçekten çok kötü bir milletti.”20
“Vicdanları körelmiş, kalpleri katılaşmış bir topluluktu.”21 Allah, insanı
kendisine kul olması için yaratmıştı. Nasıl olur da o, başkalarına kulluk
ederdi? Allah insanları aydınlığa, nura çıkarmak istiyordu. Onlar nasıl
inançsızlık karanlığına düşerlerdi? Bu zulüm, haksızlık, isyan devam edebilir
miydi? Allah, yoldan çıkmış millete kendi içlerinde yaşayan, çok iyi tanıdıkları,
sevdikleri Nuh’u onları karanlıklardan kurtarması için gönderdi. “Can yakıcı
bir azap başlarına gelmeden önce onları uyar, diye Nuh’u kendi kavmine
gönderdik.”


Nuh (a.s.) peygamberlik görevine, insanları sadece Allah’a kul
olmaya davet ederek başlamıştı.


—Kavmim! Allah’a ibadet edin. Ondan başka ilah yoktur.


Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size
gönderilmiş, güvenilir bir peygamberim.


Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin. Şunu da
iyi bilin ki ben bunun için sizden herhangi bir karşılık beklemiyorum. Çünkü
benim mükâfatımı verecek olan ancak ve ancak âlemlerin Rabb’idir.23


Peygamberler, hiçbir karşılık beklemeden her şeyini davaları
uğrunda feda eden insanlardı. Bu dünyada, onların yaptıkları işlerin karşılığı
olabilecek bir ödül yoktu. Dünya onlara mükâfat olarak verilse yine de onların
hakkı ödenemezdi. Onlara hak ettikleri hediyeyi verebilecek sadece Allah idi.
Ama inkârcılar, puta tapanlar bunu anlayamıyorlardı. Peygamberlik davasını bir
taht ya da mal edinme aracı zannediyorlardı. Özellikle toplumun ileri gelenleri
Nuh’a karşı çıkıyorlar, dine girecek olsalar bile daha önceki hayatlarında
olduğu gibi toplum içinde farklı tutulmalarını istiyor ve kendilerini üstün
görüyorlardı. Köleler ve fakirlerle aynı tutulmaktan hoşlanmıyorlardı. Hatta
fakir insanların Nuh’a inanmış olmasının, Nuh’un getirdiği dinin batıl, sahte
olduğunun delili olduğunu iddia ediyorlardı:


—Nuh! İçimizdeki en yoksul, gariban, aşağılık kimseler sana
uymuşken hiç sana iman eder miyiz?24 Biz seni apaçık bir yanılgı, sapıklık
içinde görüyoruz.


Kendileri yanılanlar, kendileri sapıtıp yoldan çıkanlar, ne garip,
doğru yolda olanları suçluyorlardı.


Nuh onlara şöyle cevap verdi:


— Kavmim! Siz de iyi bilirsiniz ki bende bir yanılgı yoktur. Tam
aksine ben âlemlerin Rabb’i Allah tarafından görevlendirilmiş bir peygamberim.
Rabb’imin sözlerini sizlere bildiriyor, öğüt veriyorum. Allah tarafından sizin
bilmediğiniz hakikatleri biliyorum. İnkârdan, ahlaksızlıktan, günahtan
sakınmanızı, böylece rahmete ulaşmanızı sağlamak adına sizi uyarmak için
aranızdan bir adam aracılığıyla Rabb’inizden size öğüt gelmesine mi
şaşıyorsunuz?25


Nuh’un (a.s.) peygamber olmasını kabul edemiyorlardı. Onun bir
insan olduğunu, insanın ise peygamber olamayacağını iddia ediyorlardı.


— Bu sizin gibi ölümlü bir insandan başka bir şey değildir. Tek
yapmak istediği, size karşı üstünlük sağlamak. Allah dileseydi herhâlde
melekler gönderirdi. Kaldı ki geçmiş atalarımızdan böyle bir şey de işitmedik.
O, sadece aklını kaçırmış bir adam. Aklı başına gelinceye kadar bir süre onu
gözetim altında tutun!26


Her yerde Nuh’u takip etmeye başladılar. Onun hak davasını
anlatmasına engel olmak istediler.Peşine adamlarını taktılar, onu rahatsız
ettiler. Ama hiçbir şey Nuh’u (a.s.) İslam’ı tebliğ etmekten alıkoyamadı. Nuh
(a.s.), onların yaptığı eziyet ve işkencelere karşı Allah’tan yardım istedi.


— Rabb’im! Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et!27


Nuh (a.s.), kavmini Allah’tan gelebilecek bir azap ile uyarmasına
rağmen onlar daha da küstahlaştılar.


Kendi felaketlerini kendileri hazırladılar:


— Nuh! Bizimle fazla mücadele ediyorsun. Bizi azapla tehdit
ediyorsun. Haydi gelsin şu azap


da doğru sözlü olup olmadığını görelim.


— Ancak, Allah dilerse azap gelebilir. Aklınızı başınıza alın! O,
sizin Rabb’inizdir. O, azap göndermeyi


isterse onu hiç kimse engelleyemez.


İnkârcılar Nuh’u susturamadılar, ne yaparlarsa yapsınlar
davasından vazgeçiremediler. Bir insanın


belki de bu dünyada korkabileceği en büyük şey ölümdü, onu ölümle
tehdit ettiler:


— Nuh! Dediklerinden vazgeçmezsen, seni taşlayacağız.


Zalimler ölümün yok oluş olduğunu zannettiler. Hz. Nuh’u ölümle
korkutmak istediler. Düşmanlıklarını


artırdılar. Nuh (a.s.) İslam’ı anlatmak için her fırsatı
değerlendiriyordu. Gecesini gündüzüne


katmış, bir kişi daha inkâr karanlıklarından kurtulsun diye
çabalayıp duruyordu. Uzun yıllar


mücadele ile geçti. Hz. Nuh’a kendi kavmi içerisinden çok az kişi
iman etti. Allah’tan gelen bir emir, sanki onlar için bir sonun yaklaştığını
haber veriyor gibiydi.


— Haberin olsun, daha önce iman edenlerden başka, milletin
içerisinden hiç kimse iman etmeyecek.


O hâlde sen onların yaptıklarından dolayı kederlenme.28


Nuh (a.s.), içinde yaşadığı toplumun kendisine inanmayacağını
iyice anlamıştı. Onlar için çok üzülüyordu. Allah’ın emrinin ne anlama
geldiğini iyi biliyordu. Halkı ise azgınlıklar içinde yaşıyor, gülüp
oynuyorlardı. Hz. Nuh’un hayatı bir fi lm şeridi gibi gözünün önünden geçti.
Yüreği sızladı ve Rabb’ine dua etmeye başladı.


— Ben yenildim. Rabb’im bana yardım et.29 Rabb’im! Milletim beni
yalanladı. Benimle onlar arasında sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki
inananları kurtar”30


Nuh (a.s.) kendi hâlini Allah’a arz etmeye başladı. Peygamber
olarak yaptıklarını anlatırken âdeta daha sonraki nesillere Allah için
gayretin, sabrın ne anlama geldiğini anlatıyordu.


— Rabb’im! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz İslam’a çağırdım.
Fakat benim davetim sadece onların benden uzaklaşmalarını artırdı.


Ben onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda
parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Beni görmemek için elbiselerini kafalarına
çekip büründüler, kibirlendiler.


Onları herkesin ortasında, açıktan açığa, bazen de yalnızlarken,
gizli gizli İslam’a davet ettim. Dedim ki Rabb’inizden bağışlanma dileyin! O,
çok merhametlidir.


Hz Nuh, her fırsatı değerlendirmişti. İnsanların ne zaman ve hangi
şartta iman edeceği belli olmazdı.


Gece gündüz, bazen herkesin içerisinde bazen de yalnız, onları
sürekli İslam’a çağırmıştı ama onlar Nuh’u duymamak için âdeta kulaklarını
tıkamışlardı. Onu gördüklerinde yollarını değiştiriyor ya da görmezden
geliyorlardı. İnkârları yüzünden sona
yaklaşıyorlardı.Ama hâlâ anlamıyorlardı. Peki, onların helaki


nasıl olacaktı? Allah’tan şöyle bir emir geldi.


— Bizim denetimimiz ve vahyimizle bir gemi yap.31


.Gemi nasıl bir şeydi? Ne olacaktı? Deniz yoktu, göl de yoktu.
Nerede yüzecekti? Nasıl yapılacaktı? Bilinen bir gerçek vardı, o da geminin
Allah’ın vahyi ile onun denetiminde yapılacağı gerçeği idi.


“Denetimimiz altında ve vahyimiz gereğince gemi yap. Azabın
kendilerinden kaldırılması için zulmedenler hakkında dua etme. Çünkü onlar suda
boğulacaklardır.32” Hz. Nuh (a.s.) Allah’ın emri gereği gemi yapmaya başladı.
Gemi, inananların kurtuluşu için gerekliydi.


Kavminden inkâr edenler deniz olmayan, göl olmayan, daha doğrusu
neye yarayacağını tam anlayamadıkları bu gemiyi yaparken Nuh’u her
gördüklerinde onunla alay ediyorlardı. Nuh (a.s.) ise Allah’ın emrini yerine
getirme gayreti içindeydi. Günler, aylar geçti ve nihayet geminin yapımı
tamamlandı. “Gemi tahtadan yapılmış ve mıhla çakılmıştı.”33


Zalimlerin geleceğine inanmadıkları gün gelip çatmıştı. Tufan
başlamıştı. “Göğün kapılarını sağanak hâlinde boşalan sularla açtık. Yeryüzünde
kaynakları fışkırttık. Her iki su belli bir ölçü ile birleşti.”34 Yüce Allah
Hz. Nuh’a her cinsten birer çifti, ailesini ve inananları gemiye bindirmesini
emretti. Nuh (a.s.) inananları gemiye bindirirken onlara şöyle seslendi:


—Binin gemiye. Geminin yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır.
Hiç şüphe yok ki, Rabb’im,bağışlar ve merhamet eder.35 Sular o kadar yükseldi ki gemi yerinden
hareket etti. Nuh (a.s.) ve beraberindekiler Allah’a,


kendilerini kurtardığı için hamdettiler. Gemi dağlar gibi dalgalar
içerisinde akıp gidiyordu. Gemiye inmeyenler bir oraya bir buraya koşuşturuyor,
belki bizi kurtarır, diye yüksek tepelere sığınmaya çalışıyorlardı. Ama bir
dalga gelip onları yutuveriyordu. Nuh (a.s.) bir anda oğlunu dağa doğru
koşarken gördü, yüreği sızladı ve bağırdı:


—Oğlum! Bizimle beraber gel. Kâfi rlerle beraber olma.


—Ben dağa sığınırım, beni sudan kurtarır.


Allah’a sığınması gereken oğul, dağa sığınmayı istemişti. Allah’ın
emri kesindi. İnanmayan oğul nereden bilecekti. Nuh (a.s.) yüreği yanık, oğluna
seslendi:


— Bugün rahmet ettikleri dışında Allah’ın emrinden kurtulacak
yoktur.36 Nuh (a.s.) çaresiz, Allah’a yalvarmaya başladı.


—Rabb’im! Oğlum ailemin bir parçasıdır. Senin vaadin, sözün
haktır.


— Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü o Allah’a isyan ile çok
kötü bir davranış sergiledi. O âlde,bilmediğin bir şeyi benden isteme. Cahilce
davranmamanı tavsiye ederim.37 Nuh (a.s.) inanmayanlar için Allah’a
yalvarmamalıydı. Babalık şefkati ile bu emri unutmuş, oğlu için Allah’a dua
etmişti. Hatasını anlayıp hemen Allah’tan af diledi. Oğluna baktı. Hâlâ dağa
doğru koşuyordu. Keşke gemiye doğru koşsaydı. Ansızın oğluyla aralarına bir
dalga girdi ve gözlerden kaybolup gitti.


Nuh’un (a.s.) karısı da inkâr edenlerle birlikte olmayı tercih
etmişti. Ancak peygamber eşi ya


da çocuğu olmak onlar için yeterli değildi.Tufan Allah’ın dilediği
şekilde devam etti. İnananları Allah’ın rahmeti kurtarırken inançsızları sahip
oldukları hiçbir şey kurtaramadı ve Allah’ın emri ile tufan sona erdi.


“Ey yeryüzü! Sularını geri yut. Ve ey gök! Artık yağmurlarını
durdur.38”Böylece sular çekildi. Nuh’un gemisi


Cudi Dağı üzerinde karaya oturdu. Allah Hz. Nuh’a (a.s.) seslendi:


— Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir
selamet ve bereketle gemiden inin.”39


Nuh (a.s.) uzun yıllar yaşadı. O ve müminler yeryüzünde Allah’a
kul olmaya devam ettiler. Allah’a olan güvenleriyle, sabırlarıyla, sayıları çok
az olmasına rağmen başlarından geçen bu olaylakendilerinden sonrakilere ibret
oldular.


1.3. Hz. Hud


Ahkâf, Yemen ile Umman arasında, bağlar ve bahçelerle çevrili
harika bir yerdi. Orada yaşayanlar sağlıklı, güçlü kuvvetli insanlardı. Hz.
Nuh’un (a.s.) torunu Âd’ın soyundan geldikleri için “Âd Kavmi” diye
anılıyorlardı. Yüksek yüksek binalar, görkemli saraylar yapıyorlardı. İrem
şehri dillere destan güzellikte idi. Mal ve mülkün, türlü türlü nimetlerin
içerisinde sefa sürüyorlar ama Allah’a şükretmeyi unutarak büyükleniyorlardı.
Zorba ve kaba insanlardı. Ülkelerine uğrayan kişilere zulmediyor, onların
haklarını gasp ediyorlardı.


“Âd milleti yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış, “Bizden daha
kuvvetli kim vardır?” demişti.Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu
görmüyorlardı değil mi? Ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.’ 40Hakkı
inkâr ediyor, Allah’ı inkâr ediyor ve putları ilah biliyorlardı. Allah’a karşı
kibirleniyorlardı.Haksızlıklar, günahlar içerisinde yaşıyorlardı. Allah, onlar
bu hâlde iken merhametinin bir gereği


olarak onlara bir peygamber gönderdi. Adı Hud idi. Kendi içlerinde
yaşayan ve çok iyi tanıdıkları Hud, güzel ahlakı ile ün salmıştı. Hz. Hud
(a.s.), kavmine ilk olarak şöyle seslendi:


—Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size
gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.


Allah’tan sakının ve bana itaat edin.


— Kavmim! Allah’a itaat edin. Sizin ondan başka ilahınız yoktur.
Sizin ona ortak koşmanız ancak bir yalan ve iftiradır.41


Hz. Hud, milletini Allah’a gönülden bağlanmaya, ona kulluk etmeye
çağırıyordu. Kavmi şaşkındı. Hud neden bu işe girişmişti? Mal ve makam mı
isteyecekti acaba? Niçin bütün bir toplumu karşısına alıp öfkeleri üzerine
çekiyordu? Bunca sıkıntıya neden katlanıyordu? Yok yok, kesin Hud’un bu işte
bir çıkarı olmalıydı.— Kavmim! Ben bu mesajı size ulaştırmama karşılık sizden
herhangi bir ödül beklemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan, yalnızca beni
yaratan Allah’tır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?Hz. Hud gönlünün ta
derinlerinden yükselen bir şefkatle şöyle diyordu:


—Kavmim! Gelin yol yakınken günahlarınızdan tövbe edip Rabb’inizin
merhametine sığının.


Sonra da ona yönelin ki göğün bütün nimetlerini üzerinize sağanak
sağanak yağdırsın ve gücünüze


güç katsın. Yeter ki zulüm ve haksızlıkla Rabb’inizden yüz
çevirmeyin.42


Bu, faydalı ve güzel bir davetti. Keşke kabul etselerdi. Allah’ın
rahmetine sığınıp kurtulsalardı. Akıllarını kullanıp doğruyu görselerdi. Ama
olmadı. İnkâr gönüllerini, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmişti. Akıllarını
kullanmayı bırakın, Hud’u (a.s.) akılsızlıkla itham ettiler. Hayatları yalanlar
üzerine kurulu olanlar, hiç yalan söylediğini duymadıkları Hud’u (a.s.)
yalancılıkla suçladılar.“Biz senin aklını kullanamayan, hayaller peşinde koşan
bir adam olduğunu düşünüyoruz. Bizeöyle geliyor ki sen yalancının birisin.”43 Bu olacak şey miydi? Allah’ın elçisi
yalancılıkla suçlanabilir miydi? İnkâr insanları bu kadar düşüncesiz yapabilir
miydi? Hz. Hud (a.s.) onlar gibi olmazdı. Çünkü onu Rabb’i terbiye etmişti.
İnanan birinin farkı olmalıydı.Müslüman kişi, kötü sözlü ve kaba olamazdı. Hud
(a.s.) merhamet dolu ve yumuşak ses tonu ile onlara asıl görevini anlatmaya
çalıştı:


— Kavmim! Ben kesinlikle düşüncesiz biri değilim; tam aksine ben,
âlemlerin Rabb’i tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Ben size Rabb’imin
mesajlarını iletiyorum. Ben size öğüt veren,iyiliğiniz için çırpınan gerçek bir
dost, güvenilir bir kimseyim.44 Sizi uyarması için kendi içinizden biri
aracılığıyla Rabb’inizden size öğüt verici bir mesajın gelmesine mi
şaşıyorsunuz? Unutmayın ki Allah, Nuh kavminin ardından, size büyük bir güç
armağan ederek egemen olmanızısağlamıştı. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın
ki kurtuluşa erebilesiniz.Sevgi dolu bu konuşmanın ardından aklı başında olan
birinin düşünmesi gerekmez mi? Ancak


şımarık, kibirli, ileri gelen kişiler kavminden ona karşı
çıktılar:


—Hud! Boşuna çeneni yorma. Çünkü sen bize ha öğüt vermişsin ha
vermemişsin bizim için aynıdır. Hiç fark etmez. Bu senin anlattıkların
öncekilerin uydurdukları efsane ve masallardan başka bir şey değil.45


Direniyorlardı, dinlemiyorlardı. Kendilerine uzanan yardım elini,
onları bataklıklardan kurtaracak eli geri çeviriyorlardı. Hud (a.s.) için
davası çok önemliydi. Hakaretlere, yalanlamalara aldırış etmeden konuşmasına,
uyarısına devam etti. Onlara sorular sordu:


— Siz, her tepeye birer anıt dikerek hep böyle boş ve anlamsız
işlerle mi uğraşacaksınız?


Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gösterişli köşkler ve saraylar mı
edineceksiniz? Mazlum ve çaresiz kimseleri elinize geçirdiğiniz zaman hep
onlara zorbaca ve zalimce mi davranacaksınız? Tekrar tekrar söylüyorum;
Allah’tan sakının, bana itaat edin. Doğrusu hakkınızda o büyük günün azabından
korkuyorum.46 Zalimler birbirlerine baktılar, şaşkındılar, ne diyeceklerini
âdeta unutmuşlardı. Hud, bu konuşma gücünü ve cesareti nereden alıyordu? Ne
kadar da korkusuzca ve kendinden emin konuşuyordu. Ona şöyle dediler:


—Seni tanrılarımızdan biri fena hâlde çarpmış, demekten başka bir
söz bulamıyoruz.47


Tanrıları ağaçtan, taştan yapılmış putlardı. Ne zarar verebilirler
ne de yarar sağlayabilirlerdi. Konuşamazlardı, hareket edemezlerdi. Üzerlerine
bir sinek konsa onu bile kovamazlardı. Biri onları kırmak istese kendilerini
koruyamazlardı. Bu putlar bir insanı nasıl çarpardı? Hz. Hud onlara şöyle
seslendi:


— Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben sizin Allah’a
ortak koştuklarınızdan hiçbirini tanımıyorum.


Artık hepiniz toplanın, bana istediğiniz tuzağı kurun, hiç göz
açtırmayın bakalım.Ben, benim de sizin de Rabb’iniz olan Allah’a dayanıp
güvendim. Hiç bir canlı yoktur ki idaresionun elinde olmasın. Elbette Rabb’im
dosdoğru bir yoldadır.


Eğer haktan yüz çevirirseniz, ben müsterihim, zira size
ulaştırmakla görevli olduğum buyrukları size tebliğ ettim. Rabb’im dilerse
sizin yerinize başka bir toplum getirir. Siz ona hiçbir şekilde zarar
veremezsiniz. Muhakkak ki Rabb’im her şeyi görüp gözetmektedir.48 Hud’un bütün
gayreti Allah adına idi. Halkını hiç bıkmadan doğruya çağırdı. Ama onların
istek ve itirazları bitmek bilmiyordu:


— Hud! Sen bize bizi inanmaya mecbur bırakacak türden bir mucize
getirmedin. Sırf senin sözünle anrılarımızı bırakacak değiliz. Sana asla
inanmayacağız. Oysa baktıkları her şey mucize idi. Kendi bedenleri, hayvanlar,
ağaçlar, bitkiler, Güneş, Ay ve yıldızlar. Hud’un söylediği her bir söz mucize
idi. Âd onun davetini kabul etmiyordu, tanrılarından vazgeçip tek bir ilah
olarak Allah’a inanmıyorlardı. Hud’un uyarısını dikkate almıyorlardı. Onun
karşısında hırçınlaşıyorlar, sınırı aşıyorlardı:


— Bizi ilahlarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden
isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.


Sen bize, bir tek Allah’a kulluk edelim de atalarımızın tapmakta
olduğu tanrıları bırakalım diye geldin, öyle mi? Eğer sözünün arkasındaysan
bize savurduğun tehditleri gerçekleştir de görelim.Âd kavmi ellerindeki güce,
zenginliklerine bakıp gururlandılar. Kendilerine hiç kimsenin
güçyetiremeyeceğini zannettiler.


— Biz azaba uğratılacak değiliz, dediler.49


Kendilerine çok güveniyorlardı. İnkâr, onların sadece kalplerini
karartmamış, düşünebilme özelliklerini de yok etmişti. Âlemlerin Rabbine meydan
okuyorlardı. Hud (a.s.) onlara şöyle cevap verdi:


— Doğrusu azabın ne zaman geleceğini sadece Allah bilir. Ben size
benimle gönderileni tebliğ


ediyorum. Fakat sizin cahil bir millet olduğunuzu görüyorum.


O hâlde Rabb’iniz tarafından inkârcılara vadedilen korkunç bir
belanın ve dehşet verici bir gazabın


başınıza inmesi kaçınılmaz olmuştur. Demek siz, haklarında
Allah’ın hiçbir delil indirmediği,sizin ve atalarınızın uydurduğu hayal ürünü
bir takım isimler hakkında benimle tartışıyorsunuz,öyle mi? O hâlde, bekleyin
bakalım. Ben de sizinle birlikte beklemekteyim.50Neyi bekleyeceklerdi? Allah’ın
azabını. Çok sürmedi. Yağmurlar yağmamaya, ünlü İrem bağları


kurumaya, ağaçlar sararmaya, çiçekler solmaya başladı. Her yeri
kuraklık kasıp kavuruyordu.Dev cüsseli insanlar kuruyup güçsüzleşmişlerdi.
Hepsi bir yudum suya muhtaç olmuştu.Bir damla yağmur yağmasını bekliyorlardı.
Gözler gökyüzüne dikilmiş, bulutları arıyordu. “Derken, onu (azabı) vadilerine
doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, Bubize yağmur
yağdıracak olan bir buluttur.” dediler.Hz. Hud:


—Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Can yakıcı azap
veren bir rüzgardır. Rabb’inin emriyle her şeyi yerle bir eder.51 dedi. Âd
kavmi nasıl cezalandırılmış, Hz. Hud ve inananlar kurtulabilmiş miydi?


“Biz onların üstüne o pek talihsiz günde, her şeyi söküp atan bir
kasırga gönderdik. Öyle ki insanları, kökü sökülmüş, içi boş hurma kütükleri
gibi fırlatıp atıyordu. Nasılmış benim cezalandırmam ve tehdidim, görsünler
bakalım!”52 “Onlara da ortalığı kasıp kavuran, köklerini kurutan bir kasırga
gönderdik. Bu rüzgâr, uğradığı


her şeyi derhâl kül gibi savuruyordu.”53 Âd kavmi her şeyi kasıp
kavuran bir rüzgârla yok edildi. Rüzgâr yedi gece, sekiz gündüz
boyuncaüzerlerine esti. Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı.


 “Onlardan geriye kalan
hiçbir iz görebiliyor musun?Peki, Hz. Hud ve inananlara ne oldu? “Hud’u ve
beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık.”54 Âd kavmi’nden geriye
kalan sadece ibret alınacak hâlleri olmuştu. Allah’ı inkârın neticesi hem bu
dünya hayatında hem de ahiret hayatında perişanlıktı.


1.4. Hz. Salih


Hicr, bağlar ve bahçelerle çevrili yemyeşil bir yerdi. Hz. Hud
(a.s.) ve müminler Âd kavmini helak


eden o müthiş fırtınadan kurtulduktan sonra Hadramut civarına
yerleşmişlerdi. Onların nesillerinden


gelenler zamanla çoğalmış, yeni bir yurt arayışına girerek Hicaz
ve Şam arasında bulunan ve “Vadi’l-Kura” diye de bilinen Hicr’e yerleşmişlerdi.
Burada yaşayan kavme “Semûd” kavmi denmekteydi.Semûd kavminin yaşadığı yerler
onların gücünüve zenginliğini gösteren şeylerle doluydu.


Mükemmel taş işçiliği ürünü saraylar yontmuşlardı dağlarda. Semûd
halkı, ovalarında yüksek katlıbinalar yapmakla ün salmışlardı. Görenleri hayran
bırakacak şehirler kurmuşlardı. Hayatlarınınmaddi yönü harika idi. Acaba
onların, inanç ve ahlakları nasıldı?Hz. Hud’dan sonra onun getirdiği tevhit
dininden uzaklaşılmış insanlar, putperestlik karanlığına tekrar düşmüşlerdi.
Ahlak, adalet, insani değerler ayaklar altındaydı. İktidarı, gücü elinde
bulunduranlar, insanları tekrar ezmeye başlamıştı. Haksızlığa uğrayanlar
kendilerine uzanacak


bir eli beklerken, Allah Semûd kavmine kendi içlerinden Hz.
Salih’i peygamber olarak gönderdi.


Hz. Salih peygamber olmadan önce kavmi içerisinde çok sevilen,
kendisine güvenilen bir kişi idi.


“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik.”55 Hz. Salih
onlara şöyle seslendi:


— Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Allah’tan korkun ve bana
itaat edin. Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim
yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir.”56 Bu ilk davetin hemen ardından Hz. Salih
(a.s.) onları Allah’a kulluğa davet etti.


— Kavmim! Allah’a kulluk edin, ondan başka ilahınız yoktur. Sizi
topraktan yaratan ve bir ömür boyu yeryüzünde yaşamanızı sağlayan odur. Ondan
bağışlanma dileyin, sonra da ona yönelin, tövbe edin! Çünkü Rabb’im her kuluna
yakındır. Her duaya, her yakarışa mutlaka karşılık verir.57 Hz. Salih insanları
Allah’a kulluğa davet ediyordu. Semûd kavminin Salih’ten beklediği ve umduğu bu
değildi. Söyledikleri hiç de hoşlarına gitmemişti.


— Hz. Salih, sen şu ana kadar aramızda büyük umutlar beslenen
biriydin. Demek sen bizi atalarımızın tapındığı şeylere tapmaktan
alıkoyacaksın? Doğrusu bizi kendisine çağırdığın din hakkında epey kaygı ve
şüphelerimiz var.58 Hz. Salih (a.s.) adı gibi salih, iyi bir insandı. Kavmi onu
çok severdi. Sözlerinin onlar için değeri vardı, dinlenirdi. Ah, keşke şimdiki
gibi konuşmasaydı. Onların işlerine karışmasa, ilahlarına laf


etmese, zulüm üzere işleyen düzenlerini eleştirmeseydi.


Hz. Salih peygamberlik görevini kimden aldığını, görevini yerine
getirmezse ne olabileceğini


onlara anlattı. Rabb’inden bir yetki ile İslam’ı insanlara anlatan
Hz. Salih, hiçbir şekilde davasından


vazgeçmeyeceğini de söyledi.


—Kavmim! Ya ben Rabb’imden gelen apaçık bir delil üzerinde
bulunuyor isem ve o, bana kendinden


bir rahmet vermişse? Peki, bu durumda ona karşı gelirsem beni
Allah’tan kim kurtarır? Ve bu takdirde sizin kaybımı artırmaktan öte ne
katkınız olur bana? 59 Semûd Kavminin ileri gelenleri birbirlerine baktılar.
Salih ile mücadele etmek, onu davasından vazgeçirmek zor görünüyordu.
Anlamışlardı, Hz. Salih susmayacaktı. Susmadı da... Uyarılarına,
hatırlatmalarına devam etti:


— Düşünün ki Allah, Âd’dan sonra sizi hâkim kıldı ve yeryüzünde
sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde


saraylar ediniyorsunuz, dağlarını yontup evler yapıyorsunuz, artık
Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık
çıkarmayın.60 İnanmayanlar şaşkınlık içerisindeydi. Salih giderek sözlerinin
dozunu artırıyordu. İlahlarını terk etmelerini, tek Allah’a inanmalarını,
kendisine itaat edip sözünü dinlemelerini istiyordu. Öfkeyle ona bağırdılar:


— Sen şüphesiz, büyülenmiş birisin. Sen de bizim gibi bir
insansın.61


Peygamberlerin inanmayanlardan duyduğu şeyler genelde aynı idi.
Aynı şeyleri söylüyorlardı.Hz. Nuh’a ve Hz. Hud’a yapılan itirazların aynısı
Hz. Salih’e de yapıldı. Onun insanlar arasından seçilmesini bile
eleştiriyorlardı. İnsanlara, kendi içlerinden birinin peygamber olarak
gönderilmesi son derece doğaldı. Her şeyi ile örnek olacaktı elbette
peygamberler. Konuşmalarıyla, yemeleriyle,içmeleriyle, gülmeleriyle,
ağlamalarıyla. Sanki peygamberler melekler arasından seçilmiş olsa, inanacaklar
mıydı?


Hz. Salih’i büyülenmekle suçlayanlar, kendi aralarında sözlerine, hakaretlerine
devam ettiler:


—İçimizden bu insana mı uyacağız? O zaman biz, sapkınlık ve
delilik etmiş oluruz. Kitap aramızda ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve
şımarığın biridir.62 İnkârcılara ilahî cevap gecikmedi: “Yarın kimin pek
yalancı ve şımarık olduğunu bilecekler.”63 Hz. Salih bunca hakarete rağmen
öfkelenmiyor, içlerinden biri düşünür de yanlışından vazgeçer mi diye
çabalıyordu. Başlarına bir azap gelmesin diye onları doğruya çağırıyordu:


— Kavmim! İyilikten önce neden kötülüğü istiyorsunuz? Esirgenmeniz
için Allah’tan mağfi ret dilemeniz gerekmez mi? Onlar ise “Senin ve seninle
beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık.” dediler.64


Ne garip, kendi yaptıkları çirkinlikleri güzel görmeye başlayanlar
tertemiz insanların hayatlarını kötü görüyor, onları kınıyorlardı. Hz. Salih’e
etki edemeyen inkârcılar, hileli bir yola başvurdular; inananların gönüllerine
şüphe tohumları ektiler. Ama onların unuttukları bir gerçek vardı. Allah’a
gönülden inananlar, onların sözlerine kulak asmadılar. Hz. Salih kavminden
büyüklük taslayanların ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen
inananlara,“Siz, Salih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor
musunuz?” dedilerOnların cevabı kesindi:


— Evet, doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız.İnanç karşısında
şaşkınlığa uğradılar. Ağızlarından şu sözler döküldü:


— Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz.65Hz. Salih, Allah’a
kulluk etmeye yanaşmayan bu kibirli ve zorba insanlara karşı halkını uyardı:


— O inkârcıların emrine uymayın. Yeryüzünde bozgunculuk yapan, ...
o kimselerin sözüyle


hareket etmeyin.66Hz. Salih zalimleri bir kez daha uyardı:


— Siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Böyle
bahçelerde, çeşme başlarında?


Ekinler ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Allah’tan
korkun ve bana itaat edin.67


Büyüklenenler, Hz. Salih’in söylediklerinden hoşlanmadı ve onu
halk önünde küçük düşürmek


için yapamayacağı bir işe davet etmek istediler. Ondan bir mucize
göstermesini istediler:


— Eğer doğruyu söylüyorsan bize bir mucize getir.68Mucize,
olağanüstü bir şeydi. Bir benzerini sıradan insanların yapamayacağı kadar büyük
bir şeydi. Ancak Allah dilerse gerçekleşirdi. Mucize gerçekleştikten sonra
şayet mucizeyi isteyenler inanmazlarsa ardından azap gelirdi. İsteklerine cevap
çok hızlı gelmişti. Mucize canlıydı. İnanmayanlarla Hz. Salih arasında
belirlenen bir günde, kayaların arasından, hepsinin gözü önünde çıkagelmişti.


“Kavmim! İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mucizedir. Bırakın
onu, Allah’ın arzında yesin.69 Bir gün onun su içme hakkı var, belli bir günün
su içme hakkı da sizin. Sakın, ona bir kötülük yapmayın, sonra büyük bir günün
azabı sizi yakalar.”70 İnanmayanlar Hz. Salih’in bir mucize getiremeyeceğini
düşünüyorlardı. Onu herkesin önünde rezil etmek istemişlerdi ama kendileri
rezil olmuştu. Deve rahatça otlaklarda geziyor, su içme sırası devede iken
kimse su içmeye yanaşamıyordu. Deve, içtiği su kadar süt veriyordu. Süt
kovalarının biri doluyor, ardından başka kovalar geliyordu. Şaşılacak işti.
Çekinmişlerdi Salih’in tehdidinden, deveye dokunamıyorlardı. Ama bu iş böyle
devam edemezdi. Toplumun ileri gelen kişileri bir araya geldiler. Bunlar dokuz
kişi idiler ve şöyle karar aldılar: Deveyi öldüreceklerdi, ardından da Salih’i
ve iman edenleri.“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar,
düzeltmezlerdi. Bunlar birbirlerine Allah adına söz verip anlaşarak şöyle
dediler: Biz, gece ona ve adamlarına baskın onları öldürelim sonra da
akrabalarına “Onun ve adamlarının öldürülme olayına biz katılmadık,gerçekten
biz doğru söylüyoruz.” deriz. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç
farkında olmadan tuzaklarını boşa çıkardık. 71 Hz. Salih ’e dokunamadılar ama
deveyi öldürdüler. “Devenin ayaklarını keserek öldürdüler.”72 Ama pişman
oldular.73 Deveyi boğazladılar. Biz ne yaptık, dediler. Pişman oldular ama
yanlış yaptık da diyemediler.


— Salih! Eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azabı bize
getir, dediler.74Azap istemek akıl işi değildi. Üstelik Salih’i perişan etmek
istedikleri her durumda kendileri perişan oldu. Aynı hatayı yapmamalı idiler.
Hz. Salih (a.s.) onların isteklerine cevap verdi:


— Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. Bu, alanlanmayacak bir sözdür.75
Yaşayacakları son üç gün kalmıştı. Bu üç günde tövbe etseler bile faydası
olmayacaktı.“Ve azap onları yakaladı.”76 “Onları, o sarsıntı yakaladı,
yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.”77“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı,
yurtlarında çöküp kaldılar.”78


“Sabah olurken onları o korkunç ses yakaladı. Kazandıkları,
kendilerinde hiçbir fayda vermedi.”79


“Orada hiç yaşamamış gibi oldular. İyi bilin ki Semûd milleti,
Rablerini inkâr ettiler ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşıp gittiler.”80 “Semûd
kavmine doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü doğru yolda gitmeye tercih
ettiler.Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı
çarptı.”81Acaba bu ortamda Hz. Salih ve inananların durumu nasıldı? “Nihayet
azap emrimiz gelince Salih’i ve onunla beraber inanmış olanları rahmetimizle
kurtardık,onları o günün zilletinden kurtardık. Doğrusu Rabb’in çok kuvvetli ve
üstün olandır.”82


Salih (a.s.) azaba uğrayan milletine bakıp üzüntüyle şöyle
diyordu:


—”Kavmim! Ben size Rabb’imin mesajlarını duyurdum ve size öğüt
verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”83 Semûd kavminden geriye ne
kaldı? “Zulümleri yüzünden çökmüş, ıssız kalmış evler.”84


2. Sureleri Tanıyorum: Lokman Suresi


Lokman suresi, ahlaki ilkeleri ön plana çıkaran Kur’an
surelerinden biridir. Peygamberimizin Medine’ye hicretinden önce Mekke
döneminde inmiştir. 12 ile 19. ayetleri arasında yer alan ayetlerde bilge bir
kişi olan Hz. Lokman’ın oğluna verdiği tavsiyelerden söz ettiği için bu adı
almıştır. Surenin öne çıkan konusu, doğru bilgi, bunun söz ve davranışlara
yansıtılmasıdır.Lokman suresinde Rabb’imiz, İslam’ın inanç ve ahlakla ilgili
bazı temel ilkelerini, çocuğuna düşkün ve şefkatli bir baba olan Hz. Lokman’ın
oğluna verdiği öğütler şeklinde özetlemektedir. Hz. Lokman, evladına üç defa
“Yavrucuğum!” diye seslenerek, onun şahsında her insan için büyük önem taşıyan
tavsiyelerde bulunmaktadır.




 


 
  
   
  
 

   
Surenin KimliğiAdı: Lokman suresi Ayet
    Sayısı: 34 Kur’an’daki Yeri: 31. Suredir .İndiriliş Zamanı: Mekke Dönemi

   
Hz. Lokman’a Allah tarafından derin bilgi, güçlü bir
    anlayış, doğru ve yerinde konuşma,isabetli davranış sergileme gibi
    yetenekler (hikmet) verildiği için Lokman el-Hakîm denilmiştir.Hz.
    Lokman’ın oğluna öğütlerini konu edinen Lokman suresinin Türkçe anlamını
    daha önce hiç okudunuz mu? Okuduysanız bu öğütler sizin hayatınızda ne gibi
    değişiklikler meydana getirdi? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

   

 
 


Bu bölümde Allah’a inanılması emredilmiş, başka tanrılara tapmak
yasaklanmış, anne ve babaya saygı gösterip onların, Allah’ın emirlerine aykırı
olmayan isteklerinin yerine getirilmesi istenmiştir. Ayrıca sorumluluk


duygusu, iyilik için çalışma, sabır ve alçak gönüllülük gibi dinî
ve ahlâki ödevlere dikkat çekilmiştir. Daha sonra ise putlara ya da başka
şeylere tapanları, içinde bulundukları yanılgıdan vazgeçirmeyi ve onlara
kurtuluş yolunu göstermeyi amaçlayan bilgiler, kanıtlar ve uyarılara yer
verilmiştir.Lokman el-Hakîm, eski çağlarda yaşamış olan, Allah’ın kendisine
derin bilgi, güçlü bir anlayış, doğru konuşma ve isabetli


davranış sergileme yeteneği verdiği bir bilgindir.85 Halkımız
arasında Lokman Hekim


olarak bilinen Hz. Lokman’ın, hastalıkları tedavi eden ünlü bir
halk doktoru olduğuna inanılır. Ancak Kur’an’a göre o, hayatın pek çok alanında
doğru görüşlere sahip olan ve insanlara yararlı öğütlerde bulunan ileri görüşlü
bir bilgedir. Lokman suresi, bu sözlerin Allah’ın dosdoğru kitabının ayetleri
olduğunu belirterek başlar.


Kur’an’ın, namazlarını kılan, zekâtlarını veren ve ahirete kesin
olarak inanan iyilik sahipleri için bir


yol gösterici olduğunu ifade eder.Altıncı ayetinde bilgiye
dayanmayan, gücünü bilgiden almayan sözlerin değersiz olup gerçeği
yansıtmadığına dikkat çeker. Herhangi bir bilgisi olmadığı hâlde başkalarını
Allah yolundan uzaklaştırmak için gerçeği boş sözlerle değiştirip Allah’ın
belirlediği ilkeleri alaya alanların alçaltıcı bir azaba uğratılacağını
belirtir. Ardından, Allah’ın ayetlerine değer vermemizi ve onlara kulaklarımızı
tıkamamayı hatırlatır.10 ve 11. ayetlerde Allah’ın gökleri direksiz olarak
yarattığı, yeryüzüne sabit dağlar koyduğu,orada her türlü canlıyı yaydığı, gök
ten su indirip orada her faydalı bitkiden çifter çifter yetiştirdiği


bildirilmiş; Allah’ın dinini kabul etmeyenlere “Allah’tan
başkasının ne yarattığını gösterin haydi!”


diye seslenilmiştir.


Hz. Lokman’dan bahsedilen bölüm ise öncelikle Allah’a teşekkür
etmeyi hatırlatmakta ve Allah’ın yanı sıra başka tanrılar kabul etmeyi
yasaklamaktadır. Allah Lokman suresinde bizden,anne ve babamıza saygı
göstermemizi, onların İslam’a uygun isteklerine uyarak onları memnun etmemizi,
namaz kılmayı, iyiliğin yaygınlaşması için çaba gösterip, asla kötülükten yana
olmamamızı istemektedir.Yine bu sureden anladığımıza göre, yaptığımız bir
iyilik ya da kötülüğün ne kadar önemsiz ya da gizli olduğunu düşünsek de
Allah’a hiçbir şeyin gizli kalmayacağını, onun her türlü ayrıntıyı bildiğini ve
her şeyden haberdar olduğunu unutmamalıyız. Sabır, kendini büyük görmeme,
insanlara değer verme, yürüyüşümüzde ve konuşmalarımızda ölçülü ve dengeli
davranma gibi ahlaki ödevleri de surenin bize diğer tavsiyeleri arasında
sayabiliriz.Ayrıca Lokman suresinde Allah’ın, gökyüzündeki ve yeryüzündeki
birçok varlığı biz insanların


yararlanması için yarattığı, bize sayısız nimetler verdiği
belirtilmektedir. Araştırma ve sorgulama


yapılmaksızın bir davranışın amaçsızca taklit edilmesi
eleştirilmektedir.Lokman suresinde Allah’ın gücünün de bilgisinin de sınırsız
olduğu vurgulanır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Asıl övülmeye
layık olan da odur.Yüce Allah, bu dünyada yararlandığımız her şeyi bizi sevdiği
ve düşündüğü için yaratmıştır.


Onun emirlerini yerine getirmemiz, en başta bizim mutluluğumuz
için gereklidir. Bu sebeple bizi yaratan Allah’ın isteklerine uymalıyız. Bu
dünyada onun bizden istediği gibi iyi bir insan olarak yaşamaya özen
göstermeli, ahiret hayatımız için bu dünyada hazırlık yapmalıyız. Çünkü kıyamet
gününde hiç kimsenin birbirine faydası dokunmayacak ve herkes yaptıklarının
karşılığını görecektir.Surenin son ayeti bize yine Rabb’imizi tanıtıyor:
“Kıyametin vaktini sadece Allah bilir. Yağmuru o yağdırır, anne rahmindeki
çocuğun durumunu (ve nasıl bir canlı olarak hayat süreceğini) o bilir.Hiç kimse
yarın ne yaşayacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini de bilemez.
ŞüphesizAllah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.”


 
 
  Bugün 5 ziyaretçi (6 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol